Küçük Ayasofya: Provası değil, oda sahnesi

İçeri girdiğinizde önce kubbe konuşur: On altı dilimli, kimi düz kimi içbükey yüzeyleriyle bir kavun gibi oyulmuş, hafif, neredeyse oyuncul bir kubbe. Sonra gözünüz sütunların üstünde dolaşan mermer frize takılır; bin beş yüz yıllık Yunanca bir şiir, badanalanmış duvarların ortasında hâlâ okunaklı. Ve tam o anda, güney duvarının hemen ardından bir banliyö treni geçer; taşın içinden yürüyen bir titreşim duyarsınız. Küçük Ayasofya’da geçmişle bugün birbirine bakmaz, birbirinin içinden geçer. Bu yazı, “büyük” olanın gölgesinde kalmış bu yapının neden bir “prova” değil, kendi başına bir başyapıt olduğuna dair.

SARAY BAHÇESİNDE BİR ŞÜKRAN SAHNESİ

Hikâye bir rüyayla açılıyor. Söylenceye göre henüz tahta çıkmamış olan Iustinianos, imparator amcasına karşı kurulan bir komploya karışmakla suçlanır; idamı beklerken asker azizler Sergios ile Bakhos imparatorun rüyasına girer ve gencin suçsuz olduğunu söyler. Iustinianos paçayı kurtarır, yıllar sonra tahta çıktığında da şükran borcunu taşla öder: 527-536 arasında, gençliğini geçirdiği Hormisdas Sarayı’nın yanı başına Sergios ve Bakhos Kilisesi’ni yaptırır. Yapının doğum yeri bile anlamlı: Devletin tören merkezinde değil, iktidarın “kulis”inde, sarayın mahrem bahçesinde yükseliyor. Büyük Ayasofya kentin ana sahnesiyse, bu kilise daha baştan bir oda sahnesi olarak tasarlanmış gibidir; imparatorun kişisel hikâyesine, bir minnetin dramaturjisine bakar.

TAŞA KAZINMIŞ BİR LİBRETTO

Yapının en az kubbesi kadar kıymetli hazinesi, iç mekânı çepeçevre dolaşan yazıt frizidir. Mermer üzerine kazınmış Yunanca epigram; Iustinianos’u, “dindarlıkla bezenmiş” Theodora’yı ve Aziz Sergios’u över. Dikkatli okur iki tuhaflığı hemen yakalar. Birincisi, kiliseye adını veren iki azizden Bakhos’un şiirde anılmaması; taşa kazınan metin bile kendi içinde bir eksilti, bir sessizlik barındırır. İkincisi ve bizim açımızdan asıl çarpıcı olanı: Theodora. Hipodrom çevresinde büyümüş, sahnede mim oyunculuğuyla ün yapmış, tiyatrodan saraya yürümüş bir kadının adı, bin beş yüz yıldır bir ibadet mekânının duvarında durur. İstanbul’da sahne insanına kesilmiş bundan eski bir “afiş” yoktur. Üstelik yapı, Theodora’nın koruması altındaki muhalif din adamlarına da sığınak olmuş; oda sahnesi, daha o günden, resmî sahneye sığmayanların adresi.

‘PROVA’ EFSANESİ

Popüler anlatı, adındaki benzerlikten de güç alarak yapıyı Büyük Ayasofya’nın “provası” ilan eder: Önce küçüğü denenmiş, sonra büyüğü yapılmıştır. Kronoloji bu güzel hikâyeyi bozar. Büyük Ayasofya 532-537, Küçük Ayasofya 527-536 arasında inşa edilir; iki yapı neredeyse aynı yıllarda, aynı mimarlık ortamının elinden çıkar. Ortada bir prova ve prömiyer değil, aynı kumpanyanın aynı sezonda sahnelediği iki ayrı oyun vardır. Dahası, Küçük Ayasofya kimi bakımlardan daha cüretkârdır: Kare bir çerçevenin içine yerleştirilmiş sekizgen plan, sekiz paye üzerinde yükselen dilimli kubbe, iki katlı sütun dizileriyle kıvrılan galeriler… Kubbe mühendisliğinin sınırlarının zorlandığı bu deneysel kurgu, yapıyı “küçük” sıfatının ima ettiği ikincillikten çıkarır. Prova, tekrar içindir; burada tekrarı olmayan bir şey denenmiştir.

HÜSEYİN AĞA’NIN PERDESİ

Fetihten yaklaşık yarım yüzyıl sonra, II. Bayezid döneminde perde değişir. Sarayın en nüfuzlu görevlilerinden Hüseyin Ağa, kiliseyi camiye çevirir; yapıya mihrap ve minare eklenir, avlusu medrese hücreleriyle kuşatılır, adı da halkın diline “Küçük Ayasofya” olarak yerleşir. Banisi de manidardır: Bu kez bir imparator değil, iktidarın yine “kulis”inde duran bir saray görevlisi. Dönüşüm, yapının mekânsal aklını bozmaz; Bizans gövdesiyle Osmanlı eklentileri iç içe geçerek bugüne gelir. Asıl kesintisiz olan ise sestir: Altıncı yüzyıldan bu yana bu kubbe altında dua ediliyor. İstanbul’da ayakta kalmış en eski anıtsal yapılardan biri olan bina, aynı zamanda kentin en uzun soluklu “reci­tal”ine, on beş yüzyıllık bir ibadet sesine ev sahipliği yapıyor.

On dokuzuncu yüzyılın sonunda modernleşme, güzergâhını tam da bu oda sahnesinin duvarının dibinden geçirir: Demiryolu, cami ile deniz arasına girer. Yüz yılı aşkın süredir her tren, yapının gövdesine bir titreşim bırakır. 1999 depremi de eklenince kubbe ve beden duvarlarında derin çatlaklar oluşur; yapı uluslararası koruma örgütlerinin tehlike altındaki anıtlar listelerine girer. 2002’de başlayan kapsamlı restorasyon, camiyi 2006’da yeniden ibadete ve ziyarete açar; medrese hücreleri geleneksel sanatlarla uğraşan atölyelere, mütevazı bir çarşıya dönüşür. Hat, ebru, çini; oda sahnesinin fuayesi de kendi ölçeğinde yaşamayı sürdürür. Ne var ki trenler geçmeye, taş titremeye devam eder. Küçük Ayasofya’nın hikâyesi bize koruma meselesinin tek seferlik bir restorasyonla kapanmadığını, kentin altyapı kararlarının aynı zamanda birer miras kararı olduğunu söyler.

Büyük Ayasofya’nın önünde kuyruklar uzarken, birkaç yüz metre ötedeki bu yapının avlusu çoğu gün sakindir. Belki de kültürel değerin asıl ölçüsü budur: Kalabalığı değil, dikkati hak etmek. Oda müziği nasıl senfoninin eksiği değil de başka bir dinleme biçimiyse, Küçük Ayasofya da büyüğünün provası değil, kentin başka türlü dinlenmesi gereken oda sahnesidir.


Tüm Hakları Saklıdır 2024 - Tasarım: Merhaba Grafik