DNA: Aynı tohum, başka çiçek, farklı ihtimaller
Kızların kaderi annelerine benzerin bilimcesi… Çok biliyorlar!”
MUSTAFA KARA
Taksim Meydanı’ndan Cihangir’e doğru yürürken, Sıraselviler Caddesi üzerinde eski bir yapının bir dairesi bir süredir oyunlara ve farklı sanatsal etkinliklere ev sahipliği yapıyor. Bu hâliyle bir anne ve iki kızının yaşadığı evde geçen DNA oyunu için biçilmiş kaftan. Evin salonunda oturan izleyiciler, bir tarafta üçlü koltuk, diğer tarafta yemek masasının yer aldığı salonun kapısında mutfağı ve holü de görebiliyorlar. Arka odayı da duymak mümkün.
Amerikalı yazar Paul Zindel’in ilk olarak 1964-65’te Houston’daki Alley Theatre’da sahnelenen, ardından 1970’te New York’a uzanarak Off-Broadway’de uzun süre oynayıp kısa süre Broadway’e de taşınan ve nihayetinde 1971’de Pulitzer Ödülü kazanan oyunu “The Effect of Gamma Rays on Man-in-the-Moon Marigolds”tan, yani Kadife Çiçeği Tohumlarına Gama Işınlarının Etkisi oyunundan yola çıkan bir metin DNA. Nihan Okutucu, oyun metnini uyarlamakla yetinmemiş, Beyoğlu’nda bir apartman dairesi içine yerleştirerek, kapatılmışlığı ve sıkışıp kalma halini gözle görülür, elle tutulur ve hissedilir bir yapıya büründürmüş. Eşinin onu terk etmesinin ve kısa süre sonra da ölmesinin ardından kızlarının geçimini sağlamaya ve yaşadığı zorlu hayattan kurtulmaya çalışan anne, biri kendini bilime vermiş, diğeri aklı bir karış havada ve hasta olan iki kızının hikâyesini izliyoruz. Anne hiç de öyle kolayca “kahraman” ilan edilebilecek türden bir karakter değil. Büyük fedakârlıklar gösterse de, zorlu bir hayatı daha da zorlaştırma eğilimi de belirgin. Biraz endişe, biraz gelecek kaygısı, biraz da evlatlarını koruma dürtüsü denilebilir buna. Hayallerini de, evlatlarını da baskılamak dışında çözüm bulamıyor maalesef. İçine kapalı ama bir o kadar da zeki ve yaratıcı bir karakter olan Deniz’in yetiştirdiği çiçekler olmasa evde canlılık belirtisi o kadar az ki.

HAYATA VE İNSANA DAİR BİR MESELE
Orijinal metinde dönemin özelliği olarak “radyasyon ve gama ışınları” öne çıkarken, güncel versiyonda DNA ön planda. Deniz’in çiçeklerin DNA’larıyla oynayarak yaptığı araştırmalar, ailenin genetik özellikleri ve soyaçekimine dair göndermeler ile birleşiyor. Hayır, basitçe bir bilim ve muhafazakârlık çatışması ya da “yeni olan ile eskiyenin sonsuz mücadelesi”nden söz etmiyoruz. Daha öze dair, daha insani, daha hayatın içinden bir hikâyesi var DNA oyununun.
Genç bir öğrenci olarak Deniz’in çiçekler üzerinde yaptığı deneyler, kimi zaman tohumların kurumasına, kimi zaman sakatlanmasına, kimi zaman cılızlaşmasına, kimi zaman da yepyeni bir güzellikle büyümesine yol açıyor. Deney aynı deney, çiçek aynı çiçek, Deniz aynı Deniz, ama her seferinde farklı sonuç. Amacı “dünyayı değiştirmek” değil zaten Deniz’in, öyle büyük dertleri yok; temel derdi var olan dünyayı değiştirmek değil, anlamak. Evin içinde hayatla, daha doğrusu kendiyle en barışık karakter Deniz bu yüzden. Ne annesi Nuran’ın, ne kız kardeşi Aylin’in bu dinginlikte olduğunu söylemek mümkün. Küllenmemiş öfkeler, hayal kırıklıkları, erişilemeyen hayaller, cesaretsizlikler ve daha pek çok duygularıyla Nuran ve Aylin birbirine epeyce benziyor. Yenilmiş ve henüz yenilmemiş versiyonları gibiler aynı “genetik kökler”in.
Orijinal metindeki gama ışınlarının, uyarlanırken DNA’ya dönüşmesi sadece zamanın ruhuyla ilgili değil. Hikâye 1960’lardan 2020’lere uzanırken, farklı bir çerçeveye de kavuşuyor. Köklü bir değişiklik bu. Gama ışınları “dışarı” kaynaklıyken, DNA tamamen “içeri”den gelen bir miras. Hem de milyonlarca yıllık bir miras. Varoluşun tüm yükünü insanın içine gizlemiş bir şifre gibi. İster kalıtım deyin buna, ister yazgı. Oyunun tanıtım metni şu soruyu açıklıkla orta yere bırakıyor: “İnsan ait olduğu yerden gidebilir mi, yoksa taşıdığı DNA onu hep aynı sona mı götürür?”
Mesele budur. Deniz’in “Dünyayı değiştirmeye çalışmıyorum” sadeliğindeki yaklaşımının özeti de. Dünyanın içinde zaten var olanın açığa çıkma kavgasıdır yaşanan. Kuşaktan kuşağa geçtiği varsayılan kötü yazgıya karşı bir kadının kendini farklı ve eşsiz biçimde gerçekleştirme ihtimalidir. DNA oyunu bu konuda ne söylüyor, yani çiçekler hangi biçimde yeşeriyor, o izleyiciye kalsın.

KUŞAKLAR BOYUNCA AKTARILAN YARALAR
Anne Nuran’ın “Kızların kaderi annelerine benzerin bilimcesi… Çok biliyorlar!” diyerek, biraz da öfkeyle altını çizdiği durumu es geçmemek lazım. DNA, bir kadın oyunudur çünkü. Sahnede tek bir erkek yok, adı geçen erkeklerin de pek hayırla anılacak tarafları yok. Annenin baskıcı görünen yüzü aslında kızlarını koruma refleksine dayanıyor ve kaynağı yine ataerkil düzende. Hayalleri yüzünden zorbalanmış kadının kaygıları bunlar. Yaranın kuşaktan kuşağa, anneden kızlara geçtiği bir düzeni ifade eden işleyiş, bedensel, dişil ve mahrem yanlara dikkat çekiyor. Oyun, sınıfsal sıkışmışlık ile birlikte kadınlık deneyimini “kuşaklar boyunca aktarılan yaralar” çerçevesine yerleştiriyor. Nihan Okutucu’nun metnin özündeki bu tutumu daha da belirginleştirdiğini, meseleyi oyunun odağına biraz daha çektiğini söylemek mümkün.
DNA oyununun tanıtımında öne çıkan bir iddia da uyarlayan ve yöneten Nihan Okutucu’nun bağımsız sinemacı kimliği ve Nuri Bilge Ceylan’la çalışmış olması. Okutucu’nun “sahneye sinematografik bir anlatı dili taşımayı hedeflediği, sahne ile kamera estetiği arasında hibrit bir yapı kurduğu” iddiası temel reji yaklaşımı olarak öne çıkıyor. Peki bu iddia sahnede karşılığını buluyor mu? Kısmen ve nasıl bulduğu, bulmadığı kadar öğretici. Oyunda gerçekten de bağımsız sinemayı anımsatan durağanlık anları, doğal bir oyunculuk var. Özellikle Deniz’in acele etmeyen doğallığında, kimseyi ikna etmeye uğraşmayan sessizliğinde ve kolayca kabullenme ile karışabilecek düzeydeki tevekkülünde… DNA’nın ve varoluşun sırrını anlamaya yönelmişken üstelik. Bu bir eksiltme aslında ve sinemasal dil gösterişli bir araç olarak değil, bir doku, bir soluk olarak siniyor oyuna. Bülten “sinema” diyor diye karşımıza konan parlak ekranları düşünmeyin hiç. Daha önce gittiğim bir oyunda, canlı kamerayla ekrana görüntü yansıtmayı sinemasal dil sanan bir saçmalığa denk gelmiştim mesela. DNA bu sözü gerçek anlamıyla kullanıyor: “Sinemasallık” burada dijital ekranda değil, ritimde.
Metnin sinemaya yaklaşabileceği voice-over bölümlerinde ise tiyatral bir yaklaşımı tercih ediyor ve ses kaydı dinletmek yerine Deniz’in doğrudan izleyiciye seslenmesini sağlıyor Nihan Okutucu. Sinemasal olan ile tiyatral olanın dengesi böyle kuruluyor belki de. Deniz’i canlandıran Hilal Başak Bol, Aylin’i canlandıran Eda Yazıcı ve anne Nuran’ı canlandıran Emek Gürsoy doğal ve sahici bir oyunculukla sahnede. Konuşmadıkları anlarda dahi suskunlukla “konuşan” bir oyunculuk bu. Özellikle Deniz’in dinginliği ve sessiz gücü ile annenin sert görünüşünün altındaki endişeli hâl ustaca yansıtılıyor. Zaten didaktik bir tonu yok oyunun, Deniz evrenin sırlarını ve DNA’yı üstten bir üslupla öğretici biçimde açıklamıyor; kozmik bir şaşkınlıkla konuşuyor ve aslında kendi yolculuğunu anlatıyor. Milyarlarca yıl önceki yıldızlardan gelip elimizdeki atomlara kaydedilen DNA’mıza yazılı olanlarla, kadınların anneden kıza geçen yazgısı arasındaki paralellik ve elbette karşıtlık böyle kuruluyor. Tartışma odağı burası: Yazgı ya da DNA yazılı mıdır, değişebilir mi?
DNA oyununun tersini söylermiş gibi yaparken dahi umuda yaslandığı bir nokta var. Eline bakıp orada milyarlarca yıl önce patlamış bir yıldızı görebilen bir gencin şaşkınlığında gizli bu umut. 1960’larda atom çağının dehşeti altında umutla umutsuzluğu çarpıştıran oyun, her şeyin ‘DNA’sının bozulduğu’ söylenen 2020’lerde DNA’ya yaslanırken aynı çatışmadan besleniyor. Tercih bu! Deniz iyiliğe sarılıp yıkıcılığı görmekten kaçıyor, anne Nuran her şeyin kötü yanını görmekte ısrar ediyor.
Kim bilir, oyunun asıl tartışması burasıdır belki: Aynı evde, aynı mirasla, biri karanlığı, diğeri ışığı seçiyordur. Peki kodumuzda ne yazıyor, hangisi kodu bozma çabasında? Son baştan belliyse, yine de kimsenin tahmin edemeyeceği bir çiçeği, kimsenin hayal edemeyeceği bir rengi görebilir miyiz sahiden? Daha doğrusu, durdurulabilir mi bu?
*DNA, 7 Haziran Pazar ile 12 ve 19 Haziran Cuma günleri Sıraselviler Caddesi’ndeki Alan Cihangir Art’ta olacak. Biletler Tiyatrolar’da.
“DNA”
Yazar: Paul Zindel
Uyarlama, Yönetmen, Sahne Tasarımı: Nihan Okutucu
Işık Tasarımı: Ziya Kasapoğlu
Teknik Sorumlu: Ali Yılmaz
Afiş Tasarım. Sude Bol
Dramaturg: İlke Melikoğlu
Reji Asistanları: Nesrin Yari, Aleyna Mutlu, Esra Ünlü
Oyuncular: Emek Gürsoy, Hilal Başak Bol, Eda Yazıcı

“DNA”



