Şey(H!) Ben Artık Komik Değilim: Sessiz olun, sakın alkışlamayın!
DİLAN AYDEMİR
Bertolt Brecht, Oyun Yazarının Türküsü’nde şöyle der: “Ben bir oyun yazarıyım, gördüğümü gösteririm / Nasıl alınıp satıldığını gördüm insan pazarlarında insanların / Bunu gösteririm ben… Her şey değişmekte / Her şey kendi zamanına göre…”
Ahmet Yapar’ın kaleme alıp sahnede bizzat anlatıcılığını üstlendiği “Şey(H!) Ben Artık Komik Değilim”, tam da bu Brechtyen refleksle, değişen zamana ve bu zamanın yarattığı karanlık iklime düşülmüş sarsıcı bir şerh. Sahnede bizi karşılayan atmosfer, oyunun kurduğu distopyayı sanki üzerimize kilitliyor; zifiri karanlığın tam ortasında, yere serilmiş geleneksel desenli bir halı ve loş ışıklar altındaki bordo bir koltuk duruyor.
“Tiyatro yasak, edebiyat suç, resim paçavra, müzik günah…” manifestosuyla açılan oyun, seyirciyi doğrudan bu izbe yeraltı sığınağında karşılıyor. Sahnede; doğal tonlardaki keten gömleği, otantik yeleği ve beresiyle zamansız bir meddahı andıran bir antikahraman var. Hayatın zorunlu reklamlarını ve dayatılan sansürleri atlamak için “premium üyeliği olmayan”, gerçeği oldukça acımasız hâliyle yaşamak zorunda kalan bu adamın kışkırtıcı isyanını izliyoruz. Tiyatroya, insan psikolojisine ve memleket hâllerine sansürsüz bir yerden bakıp kendi aykırı “fetvalarını” veren bir karakter. Anlatıcı yüzünü boşluğun içindeki tek bir spot ışığına dönüp kollarını iki yana açtığında, zihnimizin de onunla birlikte sığınağa kilitlendiğini fark ediyoruz.

Otoritenin sanatı ve düşünceyi aforoz ettiği bu evrende, karakterin “Ben artık komik değilim” beyanı hicvin yasaklanmasına bir tepki olmasının yanı sıra toplumsal hafızamızın kabuk bağlamasına izin verilmeyen travmalarına yazılmış sarsıcı bir döküm sunuyor. Oyun, ironik güldürü ögelerinin ardında ciddi bir duygusal ağırlık barındırıyor. Sahnede salt absürdün eleştirisini değil; Sivas Katliamı’nın dinmeyen ateşinden, Emine Bulut cinayetinin kulaklardan silinmeyen son çığlığına uzanan, toplumsal tarihimize damga vuran felaketlerle yüzleşmenin dehşetini yaşıyoruz. Mizahın işlevsizleştiği, kahkahanın boğazda düğümlendiği ve alışıldık sözcüklerin hükmünü yitirdiği o eşik tam da burası.
Tiyatronun ve tiyatrocuların otoriteyle olan bu belalı ilişkisi yeni değil elbette. Oyunun da zekice gönderme yaptığı üzere; Orta Çağ Avrupa’sında kilisenin ağır baskısıyla günah sayılıp aforoz edilen tiyatrocuların, ironik biçimde yine o kiliselerin avlularında sergilenen dini oyunların içine sızarak var olmaya çalışması tarih boyunca bitmeyen bir direnişin özeti. Shakespeare dönemi İngiltere’sinde veba salgınları kadar püriten ahlakçılığın sansürleriyle de boğuşan, kapılarına kilit vurulan sahnelerin ve susturulmak istenen oyuncuların taşıdığı ağır miras, bugün Şey(H!)‘in yeraltı sığınağında yeniden canlanıyor. Bu evrensel sansür tarihi, bizim coğrafyamızda da saray soytarılarından meddah geleneğine uzanan dikenli bir hat izledi. Güldürü geleneğimizin mihenk taşı Ferhan Şensoy’un oyunbaz, sivri dilli, iktidarı ve dogmaları sarsan muhalif tavrı, Şey(H!)’in tekinsiz atmosferinde bugünün sansür mekanizmalarına kafa tutan yepyeni bir forma bürünüyor.
Mizahın bir “suç unsuru” sayılması, oyundaki gibi distopyaların parçası değil artık. Komedyen Deniz Göktaş’ın Ölü Deniz gösterisindeki dört cümle yüzünden 88 gün yüksek güvenlikli bir cezaevinde tutuklu kalması ve iki ayrı suçtan toplam 19 ay 5 gün hapis cezasına çarptırılması otoritenin hicve tahammülsüzlüğünü bir kez daha kayda geçirdi. Şey(H!), işte tam da Ferhan Şensoy’ların mirasını omuzlayanların ve Deniz Göktaş’ların maruz kaldığı bu mantık iflasının sahnedeki yansıması.
Metnin bu klostrofobik dramaturjisini kırıp sığınağın tavanını aralayan en güçlü unsur ise sahnenin loş, mavi ve yeşil ışıklarıyla yıkanan dinamik görsel dünyası. Her ayki gösterimde gündeme ve hayata dair farklı konuları işleyen, adeta yaşayan ve kendini sürekli güncelleyen bu form, müzikle bütünleşiyor. Sinan Faki’nin metnin ritmine organik şekilde entegre olan müzik düzenlemeleri, sahnede hipnotik bir zikre dönüşüyor. Bir yanda akustik gitar, diğer yanda bağlamanın ve bendir gibi vurmalıların kadim sesiyle, geleneksel olanla evrensel olan aynı sahnede çarpışıyor. Bu ezgiler, halk edebiyatının filtresiz, arzuyu ve isyanı hiçbir sansüre uğratmadan haykıran pervasız ruhunu yeraltı sığınağına taşıyor. Bugünün yasakçı zihniyetine inat, yüzyıllardır bu coğrafyanın en dolaysız ifade biçimi olan türkülerin kural tanımaz dili sahnede yeniden ses buluyor. Devinim Band’in ritmi doğrudan seyircinin nabzına bağlayan varlığı ve Ezgi Yağmur Ulusoy’un yüzündeki umutlu, aydınlık tebessümle üstlendiği isyankâr vokali, müziği bir eşlikçi olmaktan çıkarıp eylemin merkezine oturtuyor. Notalar susturulmak istenen kitlelerin ritmik çığlığına, şarkılar ise kışkırtıcı “antifetvalara” evriliyor.
Oyun, finalde seyircisiyle vardığı karanlık ve sessiz mutabakatı, gösterinin altın kuralıyla mühürlüyor: “Sessiz olun ve sakın alkışlamayın!” Alkışın; yani onayın, coşkunun ve görünürlüğün, bu distopyada (ve bazen de gerçeğin ta kendisinde) yakalanmak ve yok edilmek anlamına geldiği gerçeği, izleyiciyi edilgen konumundan çıkarıp direnişin aktif bir parçası kılıyor. Sahnede kalmanın bedelinin hapisle, sansürle ve linçle ödendiği bir çağda; Ankara Devinim Tiyatro’nun bu provokatif kabaresi sadece izlemek için değil, yasaklı ve değişken olan ritme ortaklık için cüretkâr bir alan açıyor.
Tabii sessiz kalmayı başarabilirseniz…
*“Şey(H!) Ben Artık Komik Değilim” 28 Ekim’de İzmir Bi’nevi Sahne’de, 30 Ekim’de Muğla Sanat Akademisi Nur Subaşı Sahnesi’nde, 31 Ekim’de Aydın Heybe Cafe Bistro’da, 6 Kasım’da Tarsus Belediyesi Nikah Salonu’nda, 7 Kasım’da Mersin Kedi Sanat Sahnesi’nde olacak. Biletler Biletinial’da.
“Şey(H!) Ben Artık Komik Değilim”
Yazan/Anlatan: Ahmet Yapar
Müzik Tasarımı: Sinan Faki
Solist: Ezgi Yağmur Ulusoy
Tek Perde, 80 dakika
Ankara Devinim Tiyatro

“Şey(H!) Ben Artık Komik Değilim”

