Şuan Okunan
Zifarya’nın Gecesi: Karnaval bitti, muska kaldı yadigâr

Zifarya’nın Gecesi: Karnaval bitti, muska kaldı yadigâr

Avatar fotoğrafı
Zifarya’nın Gecesi: Karnaval bitti, muska kaldı yadigâr
MUSTAFA KARA

Oyun biter bitmez, merak içinde elimdeki muskayı açtım. Bana musallat olan cini çıkarmak için beni sahneye çağıran Zifarya fark edip azarlamasa, sabredemeyip oyun sırasında açacaktım. Çuvalı andıran kumaşın içinde bir kenarı özenle yakılmış çizgili bir kâğıtta bildik bir mani beni bekliyordu: “İndim derelerine…” Oyun bitmişti, oyunun bir parçası değildi; oyun sonrası benimle devam eden bir “oyun parçası”ydı. Karnavalın en eski vaadi de budur belki de: Bittiği yerde bitmemesi.

DOF Tiyatro’nun Zifarya’nın Gecesi oyunu, tam da bu vaadi alıyor ve tek kişilik bir performansın odağına koyuyor. Kurulu düzen, hiyerarşi, toplumsal normlar bir geceliğine askıya alınıyor, baskı geçici süreliğine hissedilmez oluyor. İşte o gecelerden birinden kalkıp geliyor Zifarya; hikâye anlatıcılığı, bufon, doğaçlama ve çağdaş mimden yararlanarak kuruyor sahnesini. 90 dakika süren, tek perdelik bu performansta sahnede tek başına Yaren Teke var. Reji ise Yasin Yürekli imzasını taşıyor.

Zifarya sözcüğü uydurulmuş bir özel isim ama sanki karanlıktan, zifirden, zifiri karanlıktan geliyor. Üstelik sadece bir “ortam hali” değil, bir kişiye dönüşmüş gibi. Gecenin, yani karnavalın sahibi olan bir kişiye. Karnaval deyince akla ilk gelen kuşkusuz Mihail Bahtin. Ortaçağ karnavalını resmi kültürün askıya alındığı, dünyanın düzeninin ters yüz edildiği bir alan olarak tarif eder Bahtin. Karnaval alanında hiyerarşi yoktur, statü önemini kaybeder. Akla yatkın olan saçma, ciddi olan komik hale gelir. Ayrı bir izleyici yoktur, herkes karnavalın parçasıdır. Düzen değişmez ama insanlar sanki değişmiş gibi rahat bir nefes alır. Samimi temas kurulur, bastırılmış olan gün yüzüne çıkar, karşıt olanlar buluşur, tabular alaşağı edilir. İnsan bedeni her haliyle hikâyenin odağına oturur. Elbette tüm bunlar izinlidir, onaylıdır. Başlangıcı ve bitişi kilise takvimine yazılıdır.

Sahneden Gorsel

ARSIZCA SATAŞAN BİR OYUN

DOF Tiyatro’nun çıkış noktası da burası. Tanıtım metninde niyet açıkça ilan ediliyor: “Toplumsal normlarımızı kuran; aile, cinsellik, politika, tarih anlatıları ve iktidar ilişkilerine dair ne varsa arsızca sataşacağız.” Bunun yolu da insanın karanlık yanlarının utanmadan anlatılacağı bir dünya kurmaktan geçiyor. Karnavalesk ve grotesk bir dünya burası.

Yöntem ise hikâye anlatıcılığından doğaçlamaya, bufondan çağdaş mime, hatta talk show’a uzanan bir zenginlikte. Oyunu yöneten Yasin Yürekli’nin DTCF’den Danimarka’da Commedia School’a, İtalya’da Antonio Fava’dan commedia dell’arte eğitimi almaktan Macaristan ve Rusya’da kukla ve dans çalışmaya uzanan sanatsal geçmişi bu karnavalesk havanın köklerini biraz açıklıyor. İddialı hedefleri beden pratiğinden kalkarak ele alma fikrine giden yolu döşeyen öğeler bunlar. Üzerine bir de bizim buralardan köy seyirliğini, geleneksel kış eğlencelerini, masalı, destanı, meddahı, ortaoyununu ekleyince bütün tamamlanıyor.

BUFON BİZE GÜLER

Zifarya’nın soyağacı epey karışık ve katmanlı anlayacağınız. Katmanlardan biri de tanıtım metninde geçen “bufon” kavramı. Hikâye anlatıcılığının, doğaçlamanın, çağdaş mimin arasında kalmış gibi duruyor ama Zifarya’yı anlamanın anahtarı orada. Nasıl mı? Jacques Lecoq’un pedagojisinde clown ile bufon özenle ayrılır: Clown kendi beceriksizliğiyle güldürür, biz ona güleriz. Bufon ise bize güler. Lecoq’un kurduğu mitolojiye göre bufonlar bataklıktan, şehrin dışından gelen, biçimsiz, sakat, dışlanmış varlıklardır. Yılda bir gün şehre alınırlar; içeride yaşayanların, kralın, papazın, babanın taklidini yaparlar. Sahnede gördüğümüz grotesk beden aslında bizizdir, bizim bedenimizdir. Elbette epeyce çarpıtılmış hali. Sonra karnaval biter, bufon bataklığına geri döner. Biz de hayatımıza!

Zifarya, adıyla da, geldiği yerle de, yaptığı işle de bu soyun içinden konuşuyor. Karanlıktan geliyor, bizim yerimize de konuşuyor. Sahnede canlandırdığı karakterler, seyirciyi konuşmaya ve dahil olmaya zorladığı anlardaki sözleri, ince ince laf sokmaları hep bu damardan besleniyor. Evet, marifet, gülenin kendine gülmesindedir.

Zifarya’nın Gecesi bunu büyük ölçüde başarıyor. Tanıtımda sayılan beş hedef, yani aile, cinsellik, politika, tarih anlatıları, iktidar ilişkileri, sahnede farklı düzeylerde karşılık buluyor. Cinsellik tabuları ve mahrem olan ortaya dökülürken, güncel politik göndermeler ve insan ilişkilerinin saklı yanları da yerini alıyor. Ama oyunun asıl hedefi bulduğu yer bunların hiçbiri değil: Salonun kendisi. Bazen heyecanlı seyircinin rol çalma çabası, bazen de yüze yansıyan aman sıra bana gelmesin” kaygısı, yer yer konuşma ketumluğu mizahın nesnesi oluyor. Tamamen susan seyirci de, oynamaya hevesli olan da şovun parçası haline geliyor.

Bir istisnayı belirtmeden geçmeyelim. İzlediğim salonda tanınmış bir sosyalist siyasetçi vardı ve Zifarya haliyle ona da sataştı. Solcu bıyığı ve yoldaşlık hukukunu içeren bu sataşma, sempatik, aile içi, sıcak bir şaka olarak kaldı. Zifarya, ne üzerine gitti, ne sahici siyasete girdi. Muhtemelen kıyamadı, yine de hep birlikte güldük tabii. Lecoq ne derdi bilmem.

zifarya yatay

TEK BEDENDE KALABALIK

Bir de Lecoq’un bufonunun kalabalık gezmesi durumu var. Sürü halinde gelir, bir çeteye, bir koroya aittir; tekil değil çoğuldur. Sahnedeki tek başınalık çelişki gibi görünse de, tek bedende büyük bir kalabalıkla hareket ediyor Zifarya. Karnavalın kalabalığının “seyirci” olmadığını zaten söylemiştik. Tek kişilik bir oyunla karnaval iddiası öne sürüyorsanız, salondakileri seyirci olmaktan çıkarıp oyunun bir parçası haline getirmeniz zaten ön şart. Zifarya’nın Gecesi bunu yer yer zorlayıcı biçimde yapıyor; Yaren Teke yerinden sataştığı, ayağa kaldırdığı ya da sahneye çıkardığı seyirciyi karnavalın parçası kılmakta başarılı. Sadece oyunun akışını değil, salonu da bir orkestra gibi yönetiyor. Önceden belirlenmiş kısımlar kadar doğaçlamayı da içeren bir yaklaşım bu.

Muska da buradan çıkıyor zaten. İzleyicinin dahil olduğu bölümlere ne kadar ince çalışıldığının kanıtı: Oyun bittikten sonra bile devam eden, salondan çıktıktan sonra da sizi cinlere karşı korumaya devam eden bir eğlence!

Yaren Teke’nin farklı türleri birleştiren, Zifarya’nın deyimiyle “poposunun ucuyla oynayan” halleri Zifarya’nın Gecesi’ndeki mesajın en önemli taşıyıcısı. Farklı zamanları, farklı bölümleri ustaca geçişlerle birleştiriyor, Zifarya’ya odaklandığımız anlar ile akışın izleyiciye döndüğü anları başarıyla buluşturuyor. Yer yer abartıya kaçılan yerler, çürük dişte gezinen dil misali yaranın üzerinde fazlaca dolaştığı anlar bufonun şanından mıdır, izleyici karar versin.

Oyun daha çok kargART’ta sahneleniyor ve oyunun ruhuna oldukça uygun bir alan. Benim oyunu izlediğim Moda Sahnesi’nin Stüdyo Sahnesi de aynı işlevi taşıyor, bir karnaval meydanı hissine yaklaşıyor. İzleyiciye kaçacak yer de bırakmıyor haliyle.

Evet, karnaval planlıdır, izinlidir; Zifarya’nın Gecesi de öyle. Başladı, bitti, hepimiz eski düzene döndük; her şey yine yerli yerinde. Yine de tersyüz edilmiş dünyayı bir kere görmüş bulunduk işte! Şimdi gündüzün düzenine aynı gözle bakabilir miyiz? Zaten bende muska var, çok mümkün değil.

*Zifarya’nın Gecesi, 27 Eylül Pazar ve 27 Ekim Salı akşamları saat 20.30’da kargART’ta olacak. Biletler Tiyatrolar’da.

Kreosus yazı sonu görseller (1)

zifarya afis“Zifarya’nın Gecesi”

Yöneten: Yasin Yürekli

Oynayan: Yaren Teke

Asistanlar: Elif Uçar, Özlem Nişancı

Işık Tasarımı: Barış Kuş

Müzik Tasarımı: Cantuğ Yavuz

Tek perde, 90 dakika, +18


Tüm Hakları Saklıdır 2024 - Tasarım: Merhaba Grafik